İmara Açılan Tarım Arazisi Mutfağa Nasıl Zam Olarak Dönüyor
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) Genel Başkanı Bendevi Palandöken, geçtiğimiz gün yaptığı basın açıklamasında gıda fiyatlarındaki artışın yalnızca market denetimleriyle veya “etiket” odaklı müdahalelerle kalıcı biçimde düşürülemeyeceğini vurgulayarak çözümün üretimi güçlendirmek, tarımsal planlama yapmak ve lojistik zinciri iyileştirmek olduğunu söyledi. Palandöken’in işaret ettiği bu tablo, gıda enflasyonuna dair tartışmayı raflardan tarlaya, tarladan da kamu politikalarına taşımayı zorunlu kılıyor.
Palandöken’in altını çizdiği en kritik hakikat şu: Tarım, “bugün karar verip yarın sonuç alacağınız” bir alan değil. “Bir meyve ağacı verimlilik haline alıncaya kadar en az altı yıl geçecek” cümlesi, kısa vadeli popülist tedbirlerin neden yetersiz kaldığını tek başına anlatıyor. Enflasyonla mücadelede tarımı “acil servis” gibi görmek yerine, tarımı ayakta tutacak bir “sağlık sistemi” kurmak gerekiyor.
1) Üretim planlaması yoksa fiyat regülasyonu da yok
Palandöken, çözümün anahtarını “tarımsal analiz” ve “bölge haritaları” diyerek tarif ediyor:
“Bölge haritaları çıkaralım. Hangi memlekette hangi ürünlerin verimli bir şekilde üretileceği tespit edilmesi lazım.”
Bu yaklaşımı desteklemek zorundayız. Çünkü Türkiye’de tarım politikası çoğu zaman iki uç arasında gidip geliyor: ya tamamen serbest bırakılıyor ya da kriz anında kontrol denemelerine dönüyor. Oysa hangi ürün nerede, ne kadar, hangi risklerle üretilecek sorusuna veriyle cevap verilmezse; don, sel, kuraklık gibi afetlerde “sürpriz” yaşıyormuş gibi davranmaya devam ederiz. Palandöken’in “daha önceki tecrübelerden yararlanıp… ürün kaybına neden olan şeylerin ortadan kalkması lazım” vurgusu, tam da bu hafızasızlığa bir itiraz.
2) Şehrin ekim alanları beton olunca, mutfaklar pahalı olur
TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken yaptığı açıklamada en sarsıcı bölüm bence şu:
“Şehrin en güzel ekim alanları artık beton yığınları ile doldu… yüksek fiyat eden arazilerde artık insanlar ekim yapmıyor.”
Burada bir toplumsal tercihle karşı karşıyayız. Kentler büyürken tarımsal alanlar daralıyor; sonra da aynı kentler, dışarıdan gelen ürüne bağımlı hale geliyor. Sonuç: uzak mesafe + aracı katmanları + fire = yüksek fiyat.
Kısacası; tarım alanını konuta açıp, sonra “gıda niye pahalı?” diye sormak, musluğu kırıp sonra su taşkınını paspasla çözmeye benziyor.
3) Lojistik, görünmeyen enflasyon motoru
Palandöken’in “En kritik unsurlardan biri lojistik desteğidir” uyarısı, kamuoyunda yeterince konuşulmayan bir gerçeği gündeme getiriyor. Ürün tarladan sofraya gelene kadar; soğuk zincir, depolama, ambalaj, taşıma, nakliye kayıpları ve araç donanımı gibi kalemler fiyatı şişiriyor.
“Taşımadaki zayiat… araçların donanımlı olmamasından kaynaklanan maliyetlerin artması” ifadesi, tam da bu yüzden önemli.
Üretimi artırmak tek başına yetmez; ürünü koruyarak taşımak da gerekir. Aksi halde üretici üretir, fire artar; tüketici pahalıya alır, üretici de yine kazanamaz. En acı tarafı şu: Bu tablo, kimseyi memnun etmez ama bir şekilde sürer. Ta ki doğru lojistik altyapı kurulana kadar.
4) Üretici kazanamıyorsa, şehir kazanıyor gibi görünür ama ülke kaybeder
“Üretici vermiş olduğu emeğin karşılığını alamıyor” cümlesi, sadece üreticinin dramı değil; aynı zamanda enflasyonun kalıcılaşma sebebidir. Palandöken’in dikkat çektiği sosyoloji de net:
“Köyde yaşayan sayısı yüzde 20’lerde… büyük şehirleri tercih ediyor.”
Eğer kırsalda üretim sürdürülebilir bir gelir sağlamıyorsa, göç devam eder. Göç devam edince tarımsal üretim azalır. Üretim azalınca fiyat artar. Fiyat artınca enflasyon yükselir. Bu bir kısır döngü. Palandöken’in “bireysel işletmelere ağırlık verilmeli” önerisi bu döngüyü kırmayı hedefliyor. Küçük üreticinin ayakta kalması, gıda arz güvenliğinin sigortasıdır.
5) Zeytinlikler ve ayçiçeği tarlaları: “arsa” değil, stratejik değer
“Zeytin alanlarına sahip çıkalım” çağrısı, duygusal bir slogan değil; ekonomik ve stratejik bir uyarı. Zeytin, ayçiçeği gibi ürünler; hem iç tüketimde hem de dış ticarette kritik. Bu alanların konuta açılması; bugün “rant” gibi görünse de yarın “ithalat baskısı” olarak geri döner.
Palandöken’in “buralar konuta açıldığı için… emeğin karşılığını alamamasından kaynaklı haksız rekabet” vurgusu, üreticiyi sadece maliyetle değil, aynı zamanda arazi baskısıyla da köşeye sıkıştıran bir mekanizmaya işaret ediyor.
6) Hal Yasası + perakende düzeni: aynı resmin iki parçası
Palandöken’in “Hal yasası… perakende sektöründeki düzenlemeler birleştirilmeli” önerisi pratik bir noktaya temas ediyor: Üretim planlamasıyla piyasa düzeni birbirinden kopuk olunca; hem üretici hem tüketici arada sıkışıyor.
“Üretim olmayan bir yerde… fiyatları regüle etmenin… polisiye tedbirlerle de mümkün değil” cümlesi ise, meseleyi en doğru yere oturtuyor: Enflasyonla mücadele polisiye değil, yapısal bir iştir.
Gıda ucuzlamaz; gıda akıllıca yönetilirse erişilebilir olur
Palandöken’in açıklamasını destekliyorum; çünkü bu metin, “etiketle savaş” değil “sistem kurma” çağrısı. Üretim planlaması, arazi koruması, lojistik altyapı, küçük üreticinin teşviki ve mevzuatın sadeleştirilmesi birlikte çalışmadıkça; fiyatlar bir dönem düşse bile kalıcı iyileşme gelmez.
Bugün mesele şudur: Toprağı korumadan sofrayı koruyamayız.
Ve evet, gıda enflasyonunu düşürmek istiyorsak önce şunu kabul etmeliyiz: Beton kısa vadede büyür; ama ülkeyi doyurmaz.
